Kişi içindeki kişiden nefret eder; çünkü o yıllar önce, içine gömdüğü toplum-aile-kurallar silsilesinin erittiği kendi varoluşudur.  Bu varoluş yine bu muhteşem üçlünün sürekli itelediği, hor gördüğü ve gömmeye çalıştığı bireydir. Birey kendi varoluşunu gömerse, toplumsal varlığa dönüşür. Sonra bu varoluş kök salarak derinlerde gizlenir. Kişi, olmak istediğiyle karşılaşınca kendisine kötülenen benliğiyle karşılaştığını fark eder ve nefret eder. 


Nefretin kökeni bireyin derinlerde ve gerilerde bıraktığı öz-benliğiyle ilintilidir. Kişi bu saklanmış benlikle karşılaşınca nefret duymaya başlar ve onu sürünün içine dahil edene kadar da bu nefreti körükler. 


Birçoklarının ifade ettiği gibi, toplum bilinçsiz değildir. Toplum bilinçsizliği tercih etmektedir; çünkü bilgi yüktür. Bilgi sorumluluktur. Bildiğimiz takdirde, sorgularız ve sorgulamaya başladığımız anda muhalefet oluruz ve muhalif olma itaatkar olmamayı gerektirir. Oysa Gruen, öz-benlik kaybını itaat etmeyle bağdaştırır. İtaat etmek kişinin düzene ayak uydurmasına ve normalleşmesine neden olur. İtaatle şiddet iç-içedir.

Gruen  “kendimize ait olanı yabancı haline getiren şiddetle, bizi itaate zorlayan şiddet aynıdır. Bireyin yaşadığı şiddetin ölçüsü, otoriteye bağlılığının ölçüsünü de belirler. İtaatin köklerini içimizdeki yabancıyı oluşturan süreçlerde aramalıyız.” diyerek bizlere itaati-şiddeti-kendimize yabancılaşma süreçlerini sorgulatır. 


Kaybolduğumuz yer, normal olduğumuz ve düzene ayak uydurduğumuz yerdir. Ve normalleşme sürecimizin her artışında aslında bir o kadar da varoluşumuzda yitirmeye başladığımız öz-benliğimizle aramız açılır. Normalleşme; bir bakıma aynı kategorinin içine girip bir o topluluğun parçası haline gelme halidir. Bizim gibi eril toplumlarda kurallar önceden belirlenmiş ve kişinin varoluşsal durumu ve öz-benliği dikkate alınmadan topluluğun içerisine şiddetle katılmaya zorlanır. Bunu kabullendiğimiz andan itibaren içimizdekine yabancı olmaya başlamışız demektir. 


Bugün geldiğimiz noktada normalin dışında kalmış her şeyden nefret etme hali vardır. Gerek politikalar gerekse düzen bu nefreti körüklemektedir. Özellikle bizim gibi üçüncü dünya ülkelerinde bu nefretten en çok nasibini alanlar aydınlardır. Türkiye’de hatta dünyada aydın olmak zordur. Edward Said’in dediği gibi entelektüel yalnızdır ve hatta yüksek mevkilerde itibarsızdır. Hele hele Türkiye gibi “entel, dantel…”  gibi dilimize yerleşmiş söz öbeklerini de varsayarsak, entelektüelin bu ülkede hiç yeri yoktur.

Kültürlü olmak, öngörüsü yüksek olmak bu ülkedeki tüm mevkilerin ve yapıların yukardan aşağıya, aşağıdan yukarıya itibarsızlaştırdığı, nefret edildiği en önemli kavramlardandır.  Aydına olan bu nefretin kökenini ise kendi içimizde kaybettiğimiz öz-benliğimizde aramalıyız. Hepimiz varoluşsal olarak itaatsizizdir. Ve bizler aydındaki itaatsizlikle karşılaştığımızda, kendimizle karşılaşırız. Eğer aydının sesini bastıramazsak içimize hapsettiğimizle yani kendimize de bir kapı aralamış oluruz. 


Said, entelektüeli  evrensel kavramıyla sık sık anarak “ Düzenin adamları belli çıkarları gözetirler, oysa entelektüeller şövenist milliyetçiliği şirketleşmiş düşünce müsveddelerini ve sınıfsal , ırksal ve cinsel imtiyazları sorgulayan kişi olmalarıdır.” der.  Aydın bir kesime ve bir fraksiyona ait olamaz. Mufazakar, dindar, solcu, ateist, anarşist bir aydın olamayız. Aydın evrensel olandır.  Ve madunla-tahakküm kuran arasındaki farkı görebilendir. 


Bugün bizlerin en çok düştüğü hataların başında, aydın tanımlamamızı evrensel olanla bağdaştırmadan söylediği her sözde bir “fobik”lik yatan ve kendi sorgulamasını gerçekleştirmeden; sistem, düzen eleştirileri yapan kişileri aydınlaştırma çabamızdan kaynaklanmaktadır; çünkü bu işteş durumu yarıda kesmemizin nedeni daha fazlasını kaldıramayacağımızdandır. Daha fazlası demek, kendimizle yüzleşmemiz demektir. Daha fazlası demek, içimize gömdüğümüze kapı aralamamız demektir.


Öz-benliğimizi, normalin ve düzenin elinden kurtarmalı… Bize şiddetle dayatılan itaati yekten ret ederek, sindirilen ve içimize hapsedilen, yabancılaştırılan ötekine, yani kendimize yeniden kavuşmalıyız. Israrla ve sürekli anormalleşmeliyiz…

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
Güven 2017-10-26 10:35:20

Bu güvenli bölge, yaratıcı birey olma yolunda, kendi etrafına örülen kale duvarlarıdır.

Avatar
Güven 2017-10-26 10:25:57

Varoluştan itibaren, özgür birey-toplumun etkisinde kalarak kendini yitiren birey ikileminde, düşüncelerinize katılıyorum. Toplumsal hiyerarşik kurallara uyarak yaşama arzusu, kendi özgürlüğünu kaybederek,günbe gün dizayn edilmiş bir kişiliğe kavuşmakla kendisini güvenli hissediyor. Bu güvenli bölge ķişinin

Avatar
Fatih Şahin 2017-10-26 11:47:21

Cevahir arkadaşın kalemine ve yüreğine sağlık. Bir kişinin kişiliğidir benlik içindeki sen,sen olamamışsan sen ,sen olamazsın Yunus Emre'nin dediği gibi İlim ilim dememektir. İlim kendin bilmektir sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır.Sokratesin Zerdüşün paradiğması Kendini Bil,Kendini bilemek tüm bilgeliklerin anasıdır der. Ama gel görki Hemen hemen girdiğim eğitim sisteminden tut,siyasi politik toplumlar,Feodalist aşiretler,Dini mezhepler seni kendi benlik temellerine getirip önce itaat etmeni sonrada kendi çizgilerinde hareket etmeni zorunlu kılarlar. Bu çizgiler dışına çıkan bir sapma yaşar,ihanetçi olur,afaroz edilir,hapse atılır,toplum dışı edilir. Recm edilir. Katli helalleşir.
toplumun istediği sahte bir yüz,Er kin,politikanın Törenin ve Dinin ürünüdür. Bende ne yazıkki bu ürünün bir parçasıyım.İçimdeki beni yaşayamayan Hallacı Mansur gibi içindeki Tanrı'yı dışa vuramıyanlardanım.
ENEL-HAK.

Avatar
Murat 2017-10-27 20:14:43

Elinize emeğinize sağlık. Gerçekten toplumun ihtiyaç duyduğu türden bir yazı kaleme almışsınız. Ayrıca hafif bir öykü tadında olmasıda okudukça iştahlandırdı..

Avatar
Ercan 2017-10-28 01:59:29

Yazı nefis olmuş. Tebrikler.
Kabaca; Türkiye'de sürüye ayak uydurursan köle olursun, sürüden ayrılırsan ölürsün.. Cevahir Bey'in dediği gibi her şeye rağmen anormalleşmeye devam