Firat Ceweri: Kürtçe konuşmanın cezası, uyuşturucu cezalarından daha ağır

Modern Kürt edebiyatının tanınan isimlerinden yazar ve şair Firat Ceweri, Türkiye’de 1970-80’li yıllarda Kürtçe üzerindeki yasaklara dikkat çekerek Kürtçe konuşanların cezaya çarptırıldığını ve o dönemde Kürtçe konuşmanın cezasının uyuşturucu cezalarından daha ağır olduğunu söyledi.

05 Ocak 2020 Pazar 12:02
Firat Ceweri: Kürtçe konuşmanın cezası, uyuşturucu cezalarından daha ağır

Gazete Emek- Bu baskılar nedeniyle henüz genç yaşta İsveç’e göçettiğini belirten Ceweri, yurt dışında yaşadığı ilk dönemde de Kürtçe yazarken üzerindeki psikolojik baskıyı hissettiğini dile getirdi.

İsveç Akademisi tarafından “İsveç Edebiyatı Çeviri Ödülü”ne de layık görülen Ceweri, çeviri çalışmalarına ilişkin, “Kürt edebiyatının da dünya edebiyatı arasına girmesi için yapılan her çevirinin önemli bir rol oynadığını düşünüyorum” dedi.

Kürt edebiyatının dünyasa tanıtılması için “edebiyat ajansı” kurulması gerektiğini vurgulayan Ceweri, bugün özellikle Kürt gençleri arasında Kürt edebiyatına duyulan ilginin yetersiz de olsa kendisini mutlu ettiğini belirtti.

Stockholm’de yaşayan şair ve yazar Firat Ceweri, Rûdaw’ın sorularını yanıtladı.

Şuradan başlayalım. 1980’li yıllarda siz Marksist, devrimci düşüncelere sahip bir gençmişsiniz. Fakat siyaseti bırakıp edebiyata yöneliyorsunuz. Buna neden olan neydi?

Ben siyasete erken yaşlarda başladım, henüz 15-16 yaşlarında siyasete aktif katıldım. O zamanlar gece gündüz okuyorduk. Siyasi kitapların yanı sıra edebi kitaplar da okuyorduk. Okudukça siyasetten edebiyata doğru ilgim artmaya başladı. Sonra birden elimde kalem yazmaya başladığımı gördüm. 

Kürtçe mi okuyup yazıyordunuz?

Türkçe okuyordum ama Kürtçe yazmaya başladım. Kürtçe yazmaya başladığım dönemde de latin alfabesiyle yazılmış tek bir kitap bile görmemiş, okumamıştım. Okuduğum ilk Kürtçe kitap Mevlüt’tü o da Arapça alfabesiyle yazılmıştı. Kürtçe latin alfabesini tanımadan Kürtçe yazıyordum. Bahsettiğim yıllar 1978-79 yılları ve o zaman hala genç bir delikanlıydım. Sizin de belirttiğiniz gibi Marksist düşüncelere sahiptim ve arkadaşlarımızla o dönem tek partili sistem ve proleterya diktatörlüğü konularında tartışmalarımız oluyordu. O zaman da proleterya diktatörlüğü fikri pek aklıma yatmadı ve hatta arkadaşlarıma şöyle bir soru sorduğumu hatırlıyorum; proleterler iktidara geldiğinde ben bir kitap yazsam kabul olur mu? Onlar da olmaz şeklinde yanıt vermişti. O dönemde siyasetin benim işim olmadığını gördüm, günübirlik parti siyasetinden uzaklaştım ve yavaş yavaş edebiyata yöneldim. Tabi o süreçte ülkede askeri nizam vardı. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden önce Kenan Evren iktidara gelmeden de tehditlerde bulunuyordu. Ben o süreçte yurt dışına çıkmak için hazırlık yapmaya başladım.

Bu konuya gelmeden önce bir soru daha sormak istiyorum. Yazılarından birinde Kürt dilinin uyuşturucu gibi yasak ve kaçak olduğundan söz ediyorsunuz. Burada neyi anlatmak istiyorsunuz?

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile benimsenen tek dil, tek ulus, tek bayrak zihniyeti hakimdi. 1930-40’lardan sonra uygulanan yasalarla Kürtçe konuştuğunuz için para cezasına çarptırılıyordunuz. Paranız yoksa odunlarınız, köyde olsanız horozunuz, tavuğunuz o da olmazsa dört yumurta ceza veriliyordu. Bu bir cezai yöntemdi. Tabi üzerimizde bir Kürtçe metin veya yazı bulunsaydı o dönemde cezası esrar ve eroininkinden de daha ağırdı. Kürtçe yazdığımızda gizli yazıyor ve saklıyorduk.

1980 yılında İsveç’e geçmeye karar veriyorsunuz. Yani 40 yıl önce. İsveç’te ilk kitabınız yayımlanıyor. Siz bu kitabın temellerini ülkede mi atmıştınız? Ve yanılmıyorsam bir şiir kitabıydı.

Evet, şiir kitabıydı. O zamanki koşullar şimdiki gibi değildi. Şimdi de durumlar çok da değişmiş olmazsa da kitap götürüp getirebiliyorsunuz. Fakat o zaman böyle değildi. Ben yazdığım Kürtçe yazıları kendimle götüremezdim. Bu nedenle şiirlerimi ezberledim, sadece başlıklarını bir yere yazdım kid aha sonra unutmayayım. İsveç’e geldiğimde de 1980 yazının sonları sonbaharın başlarıydı, elime geçen ilk para ile gidip bir daktilo aldım ve oturup tüm şiirlerimi yazdım. Şöyle bir psikoloji de vardı; içeri girip yazmaya başladığımda dışarıdan bri ses geldiğinde polisler gelip evi bastı hissine kapılıyordum.

Yani o korku sizinle İsveç’e de mi gelmişti?

Evet, ve o korku bir travma gibiydi. İsveç polisine şiir yazdığımı söylediğimde ne kadar saygı gösterdiklerini gördüm. Evet, ilk şiir kitabım “Eriş Dikin” (Saldırıyorlar) adıyla 1980 yılında çıktı.

40 yıl İsveç’te kaldınız. Çevirilerle birlikte her yıla bir kitap sığdırdınız. Bu büyük bir çalışma örneği öyle değil mi?

Zaten yurtdışına çıkış amacım serbestçe Kürtçe yazabilmekti. İlk kitabımın ardından ikinci kitabımı “Mezin Dibim” (Büyüyorum) adıyla 1981’de yazdım, o da şiir kitabıydı. Ben öyle bir plan yapmadım, yani her yıla bir kitap şeklinde ama oturup baktığımda çevirilerle birlikte yazdığım kitapların sayısı 40’ı buluyor. Bir de 10 yıl boyunca çıkardığım derginin de 40’ıncı sayısı çıktı.

Yani 40 sayısı sizin için uğurlu bir sayı?

Evet güzel bir sayı. 1980’den bu yana her yıla bir kitap sığdı. 20 nkitap yazmışsam 20’sini de çevirmişim.

Sanırım gençliğinizde Musa Anter’i tanıyıp ondan etkilenmişsiniz ki Musa Anter mahkemelerde de Kürtçe konuşmuş. Musa Anter üzerinizde nasıl bir etki bıraktı?

Musa Anter bizim bölgedendi. İsveç’e gelmeden önce de genç devrimciler olarak propaganda için köylerde gezdiğimizde Apê Musa da İstanbul’dan gelip köyüne yerleşmişti. O zaman onu ziyarete gittik. Hatta ilk defa İsvaç’in ismini Musa Anter’den duydum. Kürtçe yazıyorum dediğimde hem sevindi hem de biraz endişelendi. Endişesi şuydu; o Kürtçe yazmaya başlayan bir gencin ileride başına neler geleceğini iyi biliyordu. Çünkü o da sadece Qimil diye küçük bir Kürtçe şiir yazdığı için, hakkında idam isteniyordu. Hatta Apê Musa’nın birlikte oturup içki içtiği yazarlar bile nasıl cesaret edipte Kürtçe yazmış diye soruyorlardı. Yurt dışına çıktıktan 10 yıl sonra 1990’da geri döndüm ve Apê Musa ile birkez daha görüştüm. O dönem buradaki gazeteler için Apê Musa ile bir de röportaj yaptım. Şüphesiz ki entellektüel aydın bir şahsiyet olarak beni etkilemişti.

Çalışmalarınızın bir bölümünü ise çeviriler oluşturuyor. Siz daha çok hangi eserleri çevirdiniz?  

1990’lı yıllarda Nûdem dergisini çıkarmaya başladığımda şöyle bri düşünceye sahiptim ki hala öyle düşünüyorum; bir dilin geliştirilip kompe hale getirilebilmesi için çeviriye de ihtiyaç var. Bir yazar yazılarında bildiği kadar dil ve kelime kullanıyor. Bir yazar bir eseri çevirdiğinde kendisini bilgisinin üstünde zorlamalı. Mesele Dostoyevski’nin kullandığı formülasyonlar, veya Marquez veya başka bir yazarın kullandığı formülasyonu çevirdiğin dile maletmelisin. Böyle olduğunda da dilinizin kalitesi yükseliyor ve dünya dillerine ortak oluyor. Edebiyatınız dünya edebiyatı arasına doğru bri adım daha atıyor. Bu nedenle ben Kürt edebiyatının da dünya edebiyatı arasına girmesi için yapılan her çevirinin önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Ben çocuk kitaplarından tutun romanlara, şiirlere ve öykülere kadar birçok eser çevirdim.

Farklı dillerde edebi eserlerin Kürtçeye çevirilmesi için bir çalışma olmuş. Peki Kürtçe eserlerin farklı dillere, örneğin İsveç diline çevirilmesi için de bir çaba oldu mu?

Ben bir yazarım, çevirmen değil. Çeviri farklı kurumların işi. Kürtçeden eserleri başka dillere çevirebileceklerin sayısı malesef çok azdır. Birlikte yaşayan halklar farklı, mesele Kürtçe eseri Türkçe, Farsça ve Arapça’ya çevirebilen olur ama mesela İsveçceye çevirebileceklerin sayısı azdır.

Peki Kürt edebiyatı İsçevliler tarafından tanınıyor mu?

Kürt edebiyatı İsveçliler tarafından çok az tanınıyor. Kürtler siyaseten dünya genelinde tanınıyorlar. Kürtlerin kendileri de edebiyata gereken değeri vermiyor. Aslında edebiyat ajansları olmalı, o ajansın mesela dünyanın herhangi bri yerinde bir kitap fuarı olduğunda gidip Kürt edebiyatçıların eserlerini tanıtıp satması lazım. İsveçliler falan romanı sattık diyor. Bir mülk gibi bakıyorlar. Bizde böyle değil. Bir yazar veya mesela ben kitaplarımı alıp dünyanın değişik yerlerindeki fuarlara gidip bu benim kitabım diyemem. Başka bir Kürt yazar da bunu diyemez. Ama bir ajans bunu yapabilir ama malesef yapmıyorlar.

Değerli bir çalışmanız da Nûdem dergisidir. 1990’larda iyi de ses getirdi, özellikle Kurmanci olduğu için. Dergi kimlere hitap ediyordu. Ve bir de tüm Kürt dergiler 10-15 yıldan sonra devam edemiyor. Nûdem de öyle. Neden öyle oldu?

Keşke Kürtçe dergiler 10-15 yıl da devam edebileseydi. Söylediğim gibi ben çok erken yaşlarda edebiyat hastası olmuştum. O zaman da ben hem İsveç ve hem de Türk dergilerine aboneydim, bana çok sayıda dergi geliyordu. Bazı Kürt siyasi partiler de dergi çıkarıyordu. Dergiler siyasi içerikli olsa da birkaç sayfa şiire, edebiyat ve öykülere ayırılırdı. Fakat kafamda her zaman dünya standartlarında bir dergi vardı, hem içerik ve hem de estetik, görünüm bakımından. Çünkü Türkler her zaman Kürtçeyi geri kalmışlık ve cehalet işareti gibi tanıtmış. Ben de öyle bir dergi olmalı ki Türkiye’ye gittiğinde Kürt gençlerinin elini üstüne koyacağı bir dergi olmalı diye tasarlıyordum. Ben 40 yıldır partili siyasetten uzağım, hiçbir siyasi partiye girmedim ama kim de bana selam vermişse selamına karşılık vermişim. Bu dergiyi çıkardığımda da edebiyatı briaz günlük siyasetin etkisinden uzaklaştıralım diye düşündüm. Dergi bünyesinde bir araya gelenler çok farklı ideolojik düşüncelere sahiptiler. Yani günlük hayatta birbirleri ile konuşmuyorlardı.

Fakat siz sadece edebiyata önem verdiniz…

Sadece benim için edebiyat önemliydi. Çünkü günlük siyaset ve hatta ideolojiler değişkendir. Bugün birşeyi savunuyorsa yarın farklı bir şeyi savunur. Pragmatizm bugün savunduğunu yarın farklı bir şekilde savunmayı da getirir fakat edebiyatın ömrü günlük siyasetten daha uzun olmalı.        

Nûden neden devam etmedi?

10 yıl boyunca çıkardım, daha sonra yavaş yavaş Türkiye’de de basılma imkanı doğdu. İsveç gibi bir yerde böyle bir derginin çıkarılmasına bugün bile ihtiyaç var ve okurlar hala ne zaman Nûdem’i çıkaracağımızı soruyorlar. Fakat malesef ben ülkeye geri dönemiyordum ve bu yüzden son noktayı koyup vedalaştık.

İsveççe yazdığınız romanınız “Birini Öldüreceğim” üzerine konuşalım. İsveç basını kitap hakkınd aolumlu şeyler yazdı. İsmine baktığınızda Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanı akla geliyor. Bu romanı yazarken Suç ve Ceza’dan etkilendiniz mi?

Şüphesiz Dostoyevski en çok sevdiğim ve beğendiğim yazarlardan biri. Dostoyevski’nin kitaplarını çok okudum, hala okumaya devam ediyorum. “Birini Öldüreceğim” ismine gelince, Kürtçe bu söz çok ilginç gelmiyor, günlük hayatta da kızgınlık ifade eden sözcüklerde geçiyor. Hatta Türkçe’ye çevirirsek bu isim ağır gelirse değiştirebileceğimizi söyledim ama Türkiye’deki yayınevi “yok Türkçe de bu isim olsun” dedi. İsveççe de ilk başta isim konusund atereddütler oldu, yayınevi ilk önce ağır olacağını söyledi ancak sonra böyle kalmasını uygun buldu. Birini Öldüreceğim’in konusu travmatik bir konu. 15 yıl kendi yaşadığı şehrin hapishanesinde kalan bir kişi hapisten çıktıktan sonra kentin eskisi gibi olmadığını görüyor. Şehir değişmiş, insanlar farklı düşünüyor, 15 yıl boyunca uğruna hapis yattığı düşünce ve ideoloji kalmamış. Bu nedenle bunalıma giriyor, tarvma yaşıyor ve birini öldüreceğim diyor. Kitabı Kürtçe yazdım, Türkçe, İsveççe, Farsça, Almancaya çevrildi. İtalyancaya çeviriliyor ve diğer dillere de çevirilecek.

Siz kendiniz hapishanede kalmadınız ama ramonlarınızda cezaevinden ilham almış gibisiniz. Neden?

Evet doğru, ben tutuklanmadım, hapis yatmadım, işkence görmedim. Ben yurdışına çabuk çıktım ama tüm arkadaşlarım, dostlkarım, etrafımdakiler hapis yattı.

Siz onların anılarını yeniden roman olarak mı yazıyorsunuz?

Ben birçok kişiyi dinliyor ve bir kişinin yaşamında birleştiriyorum. Fiksiyondur, fiktiftir böyle bir kişilik yoktur ama ne kadar surrealist olsa da okurların yine de inanması gerekiyor. Mesele budur. Ben cezaevinde kalmadım ama Temo 15 yıl hapiste kalmış. Bazı arkadaşlar 3 yıl hapis yatmış onu hapis bile saymıyorlar. Ama biliyorsunuz İsveç’te biri bir tokat yese veya küçük bir işkenceye maruz kalsa 3 ay rehabilitasyona alınıyor. Ama bizde öyle değil. Temo 15 yıl hapiste yattıktan sonra evine geri döndüğünde evsiz, işsiz ne yapar. Uğruna hapis yattığı şehire çıkıyor ama kimse onu tanımıyor. Herkes onu kandırıyor o da “birini öldürüeceğim” diyor. 

Yaşar Kemal gibi yazarlarımız da var ancak Türkçe yazmışlar. Yaşar Kemal Kürt edebiyatına hizmet ett mi?

Kim hangi dilde yazarsa edebiyat o dile ait olur. Yaşar Kemal’i şahsen de tanıdım, Kürt’tü. Kürt bir anne babadan doğmuştu, Kürtçe de biliyordu. Fakat Yaşar Kemal Kürt bir yazar değildi. Ahmet Arif Kürt’tü, Türkiye’nin önde gelen şairlerindendi. Fakat categorize ettiğimizde Türk bir şair oluyor. Cemal Süreyya yine tanınan bir yazar şair, o da Kürt’tü.

Fakat onlar da roman ve şiirlerinin içeriğini ilhamını Kürdistan’dan aldılar, değil mi?

Edebiyatta bu şey farketmiyor. Örneğin ben Kürtçe bir roman yazsam, olayın tümü Stockholm’da geçse, ki ülkemize çok uzakta ama Kürtçe yazdığım için o Kürt edebiyatına ait olur. Bir İsveçli kalkıp gidip Mardin’de, Erbil yada Süleymaniye’de bir roman yazsa kendi dilinde yazmışsa İsveç edebiyatı olur. 

Sayın Ceweri son sorumu da İsveç’e dair sormak istiyorum. İsveç 1980’lerden 90’lara kadar da Kürt dili ve edebiyatının, özellikle de Kurmanci’nin korunup geliştirildiği bir yurt olarak öne çıktı. İsveç şimdi bu rolünü tamamlamış mı sizce?

Türkiye’de Kürt dili ve edebiyatına ait eserlerin yayımlanmasına olanak doğduktan sonra ve İsveç’te ilk nesil artık yaşlanmaya doğru gittiğinde ikinci nesil artık Kürtçe’ye devam etmedi, İsveç’te okuyup yazdı. Şimdi İsveç’te basın-yayın alanında, edebiyat çalışmalarında yer alan birçok Kürt genci var fakat malesef bu işi Kürtçe yapmıyorlar. Bizim neslimiz, 1980’li nesil biraz rol oynadı. Bizim sürgünde, gurbette yaptığımız edebiyatın ki o zaman ülkede koşulları yoktu, bu koşullar yavaş yavaş oluşunca da edebiyatın yönü ülkeye döndü. Bizim kendi eserlerimiz de Türkiye’de çıkıyor, mesela burada yazsam bile benim kitabım İstanbul’da çıkıyor.  Kitabı burada yayımlarsam anlamsız olur.

Kitap ve edebiyat için okur da gerekiyor. Sizce kitaplarınızın yaınlandığı Türkiye ve Kürt illerinde yeterince okurunuz var mı?

Kürtçe okurlar var, dünden daha iyidir durum. Yani başladığımız döneme nazaran şimdi çok çok daha iyi. Fakat biz başladığımız dönemdde de asmilasyon imkanları da sınırlıydı. Bugün öyle değil. Bugün şehirleşme gelişmiş. Fakat beni ençok mutlu eden şey de bugün Türkiye ve Kürt kentlerinde genç neslin Kürtçe okumaya sarılmasıdır. Onlarca kafe açılmış ve oralarda Kürtçe edebiyat etkinlikleri düzenleniyor. Okuma grupları var. mesela kız erkek 8-10 kişilik gruplar toplanıp Kürtçe bir kitap, bir roman veya bir öykü kitabı okuyor ve tartışıyorlar. Bizim 1980’lerde siyaset, felsefe okuduğumuz gibi bugünün gençleri de edebiyat okuyor. Bu çok olumlu ancak bir dil eğitim dili olmayana kadar, resmileşip bir statü kazanmayana kadar malesef her zaman ölüm tehlikesi altındadır. Ben böyle bakıyorum.

Kaynak:Rudaw
 

Son Güncelleme: 05.01.2020 12:20
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol