'Türkiye'deki Kürtler, Rojava'daki gelişmeler karşısında ne hissediyor?'

Artı Gerçek Yazarı Gazeteci Ragıp Zarakolu, Suriye'de yaşanan son gelişmeler ve Türkiye'nin bölgeye yönelik politikalarını değerlendirdi.

'Türkiye'deki Kürtler, Rojava'daki gelişmeler karşısında ne hissediyor?'

Artı Gerçek Yazarı Gazeteci Ragıp Zarakolu, Suriye'de yaşanan son gelişmeler ve Türkiye'nin bölgeye yönelik politikalarını değerlendirdi.

12 Ocak 2019 Cumartesi 21:08
'Türkiye'deki Kürtler, Rojava'daki gelişmeler karşısında ne hissediyor?'

Gazete Emek- Artı Gerçek Yazarı Gazeteci Ragıp Zarakolu, Suriye'de yaşanan son gelişmeler ve Türkiye'nin bölgeye yönelik politikalarını değerlendirdi. Zarakolu, özelikle Türkiye'deki Kürtler'in nasıl bir tavır takınacağını yazdı. İşte Zarakolu'nun Artı Gerçek'te yayımlanan o yazısı:
 
Şimdi aynı oyunu Suriye Kürdistan’ında görüyoruz: Kendine mecbur kılma. Peki, Türkiye Kürtleri ne hissediyor? Bunu seçim sonuçlarından anlayacağız.


 
Avusturya Marksistleri kendi kaderini tayin hakkına biraz kuşkuyla bakıp, özerkliği öne çıkarırlarken, bir bakıma  kendi gerçeklikleri açısından haklıydılar. Avusturya-Macaristan, Rus ya da Osmanlı gibi çok uluslu imparatorluklarda, soykırım olmadan, tehcir olmadan, mübadele olmadan “ulus” devletin/devletlerin oluşması son derece sancılı olacaktı. Nitekim de öyle oldu. *

Ama sonuç olarak, ulus devlet, 20. yüzyılın başlarında bir olgu olarak yükseldi. Çok ağır bedeller ödenerek, acılar yaşanarak.

20. yüzyıl başlarında “kendi kaderini tayin hakkı”na sahip çıkan iki devlet adamının ABD Başkanı Wilson ve Sovyetler Birliği kurucusu Lenin’in olması dikkat çekici.

Ancak ABD açısından bunun daha çok, “divide et impera” (böl ve yönet) ilkesinin hayata geçirilmesini, Lenin açısından ise, bu ilkeye saygı temelinde “birlik” sağlamayı amaçladığı söylenebilir.

1918-19’un zor günlerinde M. Kemal’in de bu ilkeye sarılarak, Wilson’a yöneldiği unutulmamalı. Türkler de çok uluslu Osmanlı imparatorluğunun çöktüğü bir ortamda kendi kaderini tayin hakkına sahip olmalıydı. Kürtler, Pontus Rumları ya da Ermeniler kendi kaderini tayin hakkını dillendirirken.

Ancak, kendi kaderini tayin hakkı kısa zaman içinde Kemalist söylemden silinecekti. Kürtlere yönelik özerklik söylemi gibi.

Osmanlı ve Avusturya çok uluslu imparatorlukları dağılırken, Rus İmparatorluğu'nun enkazı üzerinden Ekim Devrimi ile başka türden birliktelik yükseldi. Kendi kaderini tayin hakkı, özerklik, federasyon, konfederasyon kavramları üzerinden.

1936 Sovyet Anayasası ile bu kalıcı siyasal bir yapılandırmaya dönüştü.

Bu anayasal demokratik yapı sayesinde, Sovyetler Birliği Cumhuriyetlerinin ayrılması da çatışmasız gerçekleşebildi.

Neyse ki, Rus milliyetçiliği, bu federatif, özerklik temelli yapı sayesinde o denli güçlü değildi henüz, Rusçanın lingua franca olması, Rus kültürünün egemen konumu ötesinde.

Ancak bir dönem özgürlükçü sosyalizmin modeli olarak gösterilen Yugoslavya Federasyonu'nda, dağılma süreci çok sancılı olarak yaşandı. Tarihsel güçlü kökleri olan Sırp milliyetçiliği ve onunla rekabet halinde yükselen Hırvat milliyetçiliği, sosyalist Yugoslavya’nın katili oldu. İki milliyetçilik arasındaki kavganın en ağır biçimde bedelini ödeyen ise Bosna oldu.

Rus milliyetçiliğin yeni Çarı Putin Rusya’sının, Ramanofları kutsaması, Rus Ortodoks kilisesini imparatorluğu canlandırmak için araç olarak kullanması şaşırtıcı değil. Rusya içindeki özerk cumhuriyetleri hedef alması da. Şu anda Kazan merkezli Tatar Özerk Cumhuriyeti hedef halinde mesela.

Putin, Çeçenya’nın üzerinden silindir gibi geçti ve orayı Çeçen koruculara emanet etti. İlk başlardaki laik önderliği yok ederek, Şeriatçıların önünü açarak, Çeçen halkının özgürlük arayışının meşruluğunu yitirmesini sağladı.

İsrail’in Hamas’ın önünü açıp, barış süreciyle meşrulaşan FKÖ’yü fiilen çökertmesi ve böylece barış sürecini de çökertmesi gibi…

Arap milliyetçiliği ve dinciliği, Yahudi halkının kendi kadim vatanında var olma hakkını inkâr ederek, BM’nin iki devletli Filistin projesini, Kudüs’ün uluslararası statüde olması önerisini reddedip, Yahudi halkını “denize dökmeye” kalkarak, İsrail’in doğmasına, Yahudi milliyetçiliğinin güç kazanmasına sebep oldu. Soykırım sağ kalanları dört cepheden saldıran Arap devletlerine direnmeyi başardılar. Filistin halkı, Yahudi ulus devleti kadar, Arap devletlerinin de kurbanı oldu. Hepimiz Filistin halkının haklarına sahip çıktık, savunduk. Ama resmin öte yanında, binlerce yıldır Arap coğrafyasında, Bağdat’ta, Kahire’de, Yemen’de, Suriye ve Lübnan’da, Kürdistan’da yaşayan Kadim Yahudi toplumlarının sürgün edilmesini görmedi, olağan karşıladı. Ki bunların o dönemde sayısı, aşağı yukarı, sürgün edilen Filistinliler kadar, 700 bin civarında idi.

1998’de Versailles’da düzenlenen Dünya Kültür Zirvesi'nde, Filistin’in ünlü kadın isimlerinden birine soru yönelttiğimde, yanıtı çok açıklayıcı olmuştu: “Bir avuç toprak için Arap ve Yahudi milliyetçiliğinin kavgası."

Herkes Yahudi milliyetçiliği olan Siyonizmi kınamada yarışır ama Arap milliyetçiliğini, sosyalizm soslu olanlarını kınayana az rastlanır.

Dünyadaki antisemitizm, Yahudilerin, İsrail’in ABD’ye hükmettiğini savunur. Asıl ABD’nin, Ortadoğu’da en sağlam üssü olarak İsrail’i kullandığı görülmez. Ona mecbur kılındığı görülmez.

Körfez savaşında Irak Kürtleri ve güneyde Şiiler kendileri ayaklanarak, kendi ayakları üzerinde Saddam zulmüne karşı dikildiler. Ama ABD, Saddam’ın onları ezmesine izin verdi, üstün hava gücünü kullanmayarak. Ancak ezildiklerinden sonra bu gücü devreye sokup, Irak Kürtlerini kendine mecbur kılıp, “kurtarıcı” rolüne soyundu.

Irak Kürtleri, “kendi kaderlerini belirleyen” bir referandum yaptıklarında, ABD onları yine yalnız bıraktı. Kendine mecbur etme siyasetini devam ettirdi.

Şimdi aynı oyunu Suriye Kürdistan’ında görüyoruz: Kendine mecbur kılma. Peki, Türkiye Kürtleri ne hissediyor? Bunu seçim sonuçlarından anlayacağız.

ABD ile Türkiye arasındaki ilişkiler yarım asırlık akitlere dayalı. Ve “stratejik ortaklık” söylemi iki tarafta da… Bu çerçevede ABD, zaman zaman “stratejik ortağı” TC’ne Kürtlerle ilişiklerini düzeltmesini tavsiye etti. Demirel 60’ların ortasında, çıraklık döneminde bunu dillendirdiğinde, MGK ayağa kalkmıştı. Amerikan eğitimli Çiller, yine ilk balayı döneminde İspanya gibi bir şeyler yapabiliriz dediğinde laf ağzına tıkılmıştı. Sinyali aldı hemen üniforma giyiverdi. 90’ların sonlarında, Ecevit’e idam etmeme koşuluyla KİP Başkanı Öcalan, Cezayir Kurtuluş Savaşı önderi Ben Bella gibi uçakla kaçırılıp teslim edildi. O ise, “Valla niye verdiler ben de anlamadım” dedi. RTE de çıraklık döneminde mesela, aydınların çağrısına uyup, Diyarbakır’a gidip, boş bir alana konuşmuştu. Sonra maşallah hepsi “usta” oldu. Fatura ise Kürtlere çıktı daima.

Kaynak: Artı Gerçek

Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol