Esma Kaya yazdı: Mevsimlerin Küreselleşmesi

Bir çok eski insanın ağzında benzer bir söylem var : “ Eskiden bu kadar hastalık yoktu!” Peki tüm bu mantar misali türeyen sıkıntıları iklim krizinden ne kadar uzak tutabiliriz? Zannımca bir çoğumuz bir alakası olduğunu biliyoruz.

Esma Kaya yazdı: Mevsimlerin Küreselleşmesi

Bir çok eski insanın ağzında benzer bir söylem var : “ Eskiden bu kadar hastalık yoktu!” Peki tüm bu mantar misali türeyen sıkıntıları iklim krizinden ne kadar uzak tutabiliriz? Zannımca bir çoğumuz bir alakası olduğunu biliyoruz.

27 Eylül 2019 Cuma 16:14
Esma Kaya yazdı: Mevsimlerin Küreselleşmesi

Yazın sıcağını, şen şakraklığını, uçarılığını sonbaharın serinliğine, şairlerin şiirlerinlerinde işlediği hüzne terkettiği günlerden geçiyoruz. Eskiden her mevsimin tipik tanımlamaları varmış; ekinlerin ekilme ve biçilme zamanına göre, yağışlara ya da sıcaklığa göre, hayvanların yaşamsal döngülerine göre mevsimler betimlenirmiş ve yaşamsal düzenlerde o tarihlemeye göre oturtulurmuş. Örneğin; bir tarlanın ekimi, bir hayvanın çiftleştirilmesi, yaylalara çıkma gibi tüm bu döngüler doğadaki değişimlere göre planlanırmış hatta ve hatta çocukların doğum tarihlerini bile günü gününe hatırlanmayanlar mevsimlerle ifade bulurmuş.  Peki Neolitik'ten beri varolagelen bu doğayla içiçeliğe rağmen bizim tanımlamalarımızdaki değişimler acaba yaşamsal ilerleyiş mi yoksa küresel iklim krizinin ortadan kaldırdığı mevsimler mi? Gelin hep beraber okumasını yapalım.
 
18. yy'da başlayan Sanayi Devrimi öncesinde varolan ve üretimde Neolitik dönemin devamlılığını sağlayan bireysel ve el emeğine dayalı üretimin yerini alıp hatta bunları zamanla yok edip tamamıyla fabrikalaşmaya, seri üretime geçmenin önünü açmıştır ve daha fazla üretim talep eden aç gözlü zihinlerin hep daha fazlasını istemesine yol açmıştır. Hal böyle olunca doğa, insana dayalı olan her şey yerini sanayileşmeye bırakmıştır. Öyle ki insani ilişkilerimiz, yaşam standartlarımız bile mekanik bir hal almıştır. Bundan daha 50 yıl öncesinde dahi birçok insan üretimle uğraşırken şimdi insanlar yalnızca tüketen bir pozisyona geçmiştir. Oysa dünyanın varoluşundan beri üreten ve bu üretimi  daha çoğul hale getirmek için alet üreten insan değil miydi? Peki bu insana ne oldu? Şu oldu; şehre koca binalar dikmek için doğayı ziyan etti sonra doğaya  özlemini balkonunda ektiği üç beş  çiçekle, bitkiyle giderdi


Iyice betonlaşan dünyada bitkiler kadar hayvanlar da yer bulamadı bu yüzden bir çok türün soyu ya azaldı ya da tükendi. Tükenmeyen hayvan soyları da usülden kopuk bir şekilde üremeye tabi tutuldu. Hal böyle olunca da yeni bir pazar oluştu ‘organik'. Tam da kalitalizmin önünü ilikleyeceği  bir akım haline geldi. Yerel tohumun olmadığı bir alanda organik tarım tartışmasını bir yana bırakıyorum. Bir çok  bireyin  kölece  çalıştığı ortamlarda organik üretim modasına kapılıp  dünya paraya alınan ürünlerin sosyal medyada yapılan reklamı da ayrı bir trajedidir. Tüm bu organik beslenmeye rağmen ters şekilde yükselen bir şey varsa oda hastalıklardır. Insanların ilk dunyaya geliş vakitlerinde ömür sürelerinin kısalığı doğa koşullarını tanımlayamamasına bağlarken şimdi tüm bu farkındalıklara rağmen tüm bu sağlık sorunlarını neyle tanımlayabiliriz. Bir çok eski insanın ağzında benzer bir söylem var : “ Eskiden bu kadar hastalık yoktu!” Peki tüm bu mantar misali türeyen sıkıntıları iklim krizinden ne kadar uzak tutabiliriz? Zannımca bir çoğumuz bir alakası olduğunu biliyoruz. Zira bilimsel verilerde de görüldüğü gibi Sanayi Devrimi'nden sonra başlayan ve gün geçtikçe artan sanayileşme ve buna paralel olarak doğasızlaşmayla beraber doğadaki zehirli gazların her geçen gün artması yukarıda saydığımız problemlere yol açıyor.


Herşeyi bu kadar yitirdiğimiz yazın sıcağına, kışın soğuğuna laf ettiğimiz, bir hayvanın doğuşuna, büyüyüşüne yabancı kaldığımız, gökyüzünü diktiğimiz kulelerin ardına hapsettiğimiz, basacak bir toprağa hasret kaldığımız bir evrende kendimizi koca bir doğa yıkımının içine hapsettik hatta bu yıkıma duyarsızlığımızla müdahil olduk. Oysaki paylaştığımız bu evrende, yabancılaştığımız o şeylere hasret olan, hasret olmaya devam eden hatta uzunca bir sürede devam edecek olanlar var. Bir de ölene kadar doğayı içinde saklayıp hasret kalacak olanlar yani içerdekiler-cezaevindekiler. Dışarda yağmur yağdığında insanlar deli gibi kaçışırken onlar yağmur altında yürümeyi sever(severdim), yaz gelince dışarda insanlar güneşte sakınırken onlar sandalyeleri avluya dizip güneşin altında dizilirler, dışarda bir avuç toprağa değer vermezken onlar gelen yeşilliklerden çıkan toprağı silkeleyip saklarlar. Hele rüzgar esip avluya bir yaprak düştü mü ya da bir kuş avluya misafir olup tüy bıraktı mı onlardan zengini olmaz. Sebzelerin, meyvelerin suyundan giysilerini renklendiren, eski elbiselerden oyuncak üreten bir yerden geldim aranıza ve o dünyaya hayran kaldım. İklim krizinin antisi ve çözümü bu; üretmek ve doğala dönmek ancak bu şekilde üstesinden gelinebilinir ve en önemli şeyin bireyin bilinçlenmesinden geçtiğini unutmamak gerekir. Zira henüz doğaya zarar veren ve iklim krizi yaratan hayvana denk gelmedik.


Konuyu kapatırsak yapılacak sanırım en doğru ve anlamlı duruş Greta'yla başlayan ve devam eden iklim savunuculuğuna destek vermektir ve tek kullanımlık plastikleri reddetmek, betonlaşmaya karşı çıkıp doğalaşmaya, doğallaşmaya varmaktır.


Kapanışı kendiminden dahil olduğu Alevi inancının duasıyla son vermek istiyorum: “ Suyu kirletirsen günahtır, ateşe su dökersen incitirsin, perşembe gecesi çerağ uyandırmazsan karanlıkta kalırsın, yeşil ağacı kesersen elin kurur.”
                                                                                                                                            

Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol